İstanbul’dan Bir Mark Knopfler Geçti…

DSCN2781

Bazı konserler vardır ki bittikten sonra sindirmeniz için kendinize biraz zaman tanımanız gerekir.  Her tınıyı, her melodiyi, her sözü, tüm atmosferi, öncesini sonrasını düşünürsünüz bir süre. Sonra taşlar yerine oturur ve ne kadar olağanüstü bir olaya tanıklık ettiğinizi idrak edersiniz. Mark Knopfler Privateering Turnesi İstanbul Ayağı da aynen böyle bir konser deneyimi yaşattı bizlere…

Konserin öncesine gidelim şimdi… Biletlerimizi 1 hafta önceden aldık, hiç bilmediğimiz bir mekan olduğundan saha içi yerine sahneye yakın bir tribünden yerlerimizi almayı tercih ettik, böylece hem havasız kalma gibi bir derdimiz olmayacaktı (bilen bilir saha içinde açık hava konserlerinde bile izdihamdan nefes alamaz hale gelir insan bir yudum suya muhtaç kalır) hem de uzun süre ayakta kalıp itişip duran çocuklarla mücadele edip yorulmak zorunda kalmayacaktık.

Derken geldik konser gününe, planda Kadıköy’de buluşacağız biraz muhabbet ardından Ataşehir’e, Ülker Sports Arena’ya gideceğiz.  Ama hayat her zaman planlara uymuyor tabi. Hiç olmayacak şeyler başınıza gelebiliyor. Nitekim ulaşım hızlı olur diye Kadıköy’e metro ile  gitmeyi tercih ediyorum ve ne kısmetse teknik bir arıza olacağı tutuyor… Hem de Kadıköy yönünde ilerleyen metro hattında! Çabuk giderim dediğim yol 30-35 dakika beklemenin ardından balık istifinden beter insanların adım atacak yer kalmamasından dolayı camlara yapışmış halde bekledikleri tıklım tıkış bir metro trenine binmem ve 20-25 dakika sonra kendimi Kadıköy meydanında bulmamla yaklaşık 1 saatte tamamlanıyor… Sanırım müzik tanrıları bu konsere gitmemizi istemiyorlar benzeri anlamsız düşüncelere dalmış buluyorum kendimi… O sırada buluşma mekanına geliyorum ve Avenues tekrar bir arada! Hala zamanımız var biraz muhabbet ardından karnımızı doyuruyor ve Ataşehir yollarına düşüyoruz…

Ülker Sports Arena’yı bulmamız pek zor olmuyor ama günün ikinci kötü sürprizi ile karşılaşıyoruz otopark 20TL! Konserin başlamasına yaklaşık 1-1,5 saat kadar var, arabayı ıssız dağ başı gibi bir sokakta bırakmak istemediğimizden mecburen otoparka giriş yapıyoruz… Ama bu ücret kesinlikle kabul edilebilir değil! Yukarı çıkacağımız asansör  içinde bizi dev birer Mark Knopfler konser afişi ve We Will Rock You müzikal afişi karşılıyor… Arenanın içine doğru ilerliyoruz girişte kocaman güzel bir cafe var ama kuyruk göz korkutuyor ve kahve almaktan vazgeçip güvenliğe yöneliyoruz üst araması bilet kontrolü ve içerdeyiz.

Ülker Sports Arena gerçekten tam olması gerektiği gibi bir mekan olmuş her şeyden önce tertemiz, geniş ferah koridorlara sahip, ihtiyaç kadar büfeye ve tertemiz tuvaletlere sahip. Bu özelliklerini beğeniyoruz ve sahanın içine doğru ilerliyoruz yerimizi gösteriyorlar belki de ilk defa bu kadar rahat koltuklarda yerimizi alıp bir konser seyredeceğiz. Sahanın tavanındaki dev skor tabelası, sahayı çepeçevre saran dev led reklam pano şeridi,  tribünler ve saha gerçekten etkileyici… 1990’lardan bugüne inşaat tekniklerinin ve teknolojinin ne kadar ilerlediğini görüyoruz, Abdi İpekçi’de basket maçlarına gittiğimiz günler canlanıyor gözümde “vay be” diyorum… Ama bir eksik var hem de önemli bir eksik bu güzel mekanda yiyecek içecek satan büfeler bir bira dahi satmıyorlar! Halbuki her zevke hitap edecek bir büfe oluşturulabilir. En azından konser günlerinde…

Biz bunları düşünürken tribünler ve saha içi yavaş yavaş dolmaya başlıyor… Sahnenin tam karşısında tavana yakın bir yerde bir tribün daha olduğunu oraya insanlar oturmaya başladığında fark ediyoruz… Sahneye o kadar uzak ve o kadar yüksekteler ki… Hem korkutucu hem de çok uzak en azından canlı canlı müziğin keyfine varacaklar diye düşünüyoruz… (Sonradan sosyal medyadan öğrendiğimize göre bulundukları yer korkutucu ve ses açısından da son derece kötüymüş yani ne güzelce duyabilmişler ne de görebilmişler) Biraz mekanı incelemeye devam ettiğimizde sahnede sağ ve sol uçlarda büyük enstrüman dolapları olduğunu ve onlarca gitarın ve farklı farklı enstrümanların oralarda sıranın kendilerine gelmesini beklediklerini görüyoruz. Bir nokta daha dikkatimizi çekiyor ne yazık ki hiç ekran yerleştirilmemiş salona… Tribünler ve saha içi bilet alıp da arkalarda kalacak olan seyirciler hiç düşünülmemiş… Bu durum biraz canımızı sıkıyor… Konserin başlamasına 5 dakika kala hala gelenler var ve ancak dolabiliyor saha içi ve tribünler… İnsanlar ne kadar rahat diye düşünüyoruz… Mark Knopfler konserinin başlamasına 5 dakika kala mekana gelmek… Konserden önceki akşam gidip Stad önlerinde sabahladığımız, ertesi gün akşama kadar kapıların açılmasını beklediğimiz günler geliyor aklımıza, şaşırıyoruz…

DSCN2800-1

 Ve beklenen an Mark Knopfler meşhur kırmızı Fender Stratocaster’ı ile sahnede!!! (Bu fotoğrafta altın rengi Gibson LesPaul var elinde, kırmızı Fender’i ile net bir pozunu yakalayamamışız) Beklendiği üzere “Sailing to Philadelphia” albümünden “What It Is” ile konsere başlıyor… İlk parçada ufak teknik aksaklıklar oluyor ama belli bu akşam hepsi kulağımızın pasını silmeye bizi başka bir aleme götürmeye kararlı bir şekilde gelmişler İstanbul’a… Keman, yan flüt, ritim akustik gitar, bas gitar, klavye, bateri ve Knopfler’in imzasını taşıyan gitar tonu ve tekniği daha ilk şarkıdan insanı sarıp sihrin içine almayı başarıyor… Folk ezgileri içimize işliyor…

Sırada “Privateering” albümünden “Corned Beef City” var… Knopfler, Londra’nın doğusunda bir banliyö olan Dagenham’daki günlük hayatı bir parçanın içine sığdırmış ve hap gibi yutmamız için bize sunuyor… Emeğin karşılığını bulmadığını ve işçi sınıfının yaşadığı zorlukları paylaşıyor…

“early in the morning, going to meet a man, wants a truck unloading, for cash-in-hand, you don’t ask questions, when there’s nothing in the bank , got to feed the kids, and put the diesel in the tank” 

sözler zaten her şeyi anlatmıyor mu…

Peşinden “Get Lucky” albümünden “Cleaning My Gun” geliyor… Bu bölümde fotoğraf çekme derdine düşüyorum… Ah bu dijital çağ ve engellenemeyen sonsuz sınırsız fotoğraf çekme arzusu! What it is’de video çekerek başlıyorum ve gece boyunca fotoğraf makinemin hafıza kartı dolana kadar fotoğraf ve video çekmeyi sürdürüyorum… Neyse ki hafıza çabuk doluyor… Neyse ki dememin önemli bir nedeni var makineyi cebime koyduktan sonra anlıyorum ki bu fotoğraf çekme video çekme süreçleri esnasında atmosferden kopmuşum… Ne zaman ki makineyi cebime koyup sadece müziğe ve sahneye yoğunlaşıyorum o zaman yeniden büyülüyor beni Mark Knopfler ve müzisyen dostları…

“Privateering” albümünden “Privateering” parçası ile bütün salonu avcunun içine alıyor Knopfler, adeta kraliçe adına düşman gemilerine saldırıp el koymaya gideceğiz hepimiz! Sonra bunun aslında bir eleştiri olduğunu idrak ediyoruz… Akustik enstrümanların gücünü, ses zenginliğini bir kere daha görüp bu parçaya ve Knopflere olan hayranlığımızı katlayarak artırıyoruz.

“Father and Son” ile yine bambaşka alemlere dalıyoruz…

“The Ragpicker’s Dream” albümünden “Hill Farmer’s Blues” ile altın rengi Gibson Les Paul’ün tonları dolduruyor kulaklarımızı…

“Privateering” albümünden “I used to could” ile klasik rock and roll dokunuşları ile hareketleniyoruz… Eskiden hızlı şofördüm ama artık duruldum diyor…

Ve Dire Straits dönemine giriş yapıyoruz… “Making Movies” albümünden müthiş bir klasik “Romeo and Juliet” Mark Knopfler Dobro gitarı ile sahnede… Müthiş çalıyorlar zaten insanın karşısında canlı canlı Mark Knopfler gitar çalıp şarkı söylüyorsa bunun müthiş olmama şansı da yok gibi… Yalnız seyircinin şarkının daha devam ettiğini anlamadan parçanın piano çalındığı bir noktada bitmiş gibi çılgınca alkışlamaya başlaması da pek hoş olmuyor… Mark abimiz bozuntuya vermeden söylemeye devam ediyor seyirci susup dinliyor, sözler bitiyor ve huzur veren sololar başlıyor…

Daha bu güzelliğin etkisinden çıkamamışken bir Dire Straits klasiği daha yankılanmaya başlıyor meşhur “Sultans of Swing” albümünden bir anlamda Dire Straits’i dünyaya tanıtan “Sultans of Swing” parçası… Artık bütün spor salonu coşuyor… Sahne önünden çekip bu parçanın videosunu Youtube’a yüklemiş bir seyirci, onu sizlerle paylaşmak isteriz. http://www.youtube.com/watch?v=jrmc4N6bjuU

Ve sıra geliyor “Shangri-La” albümünden benim en sevdiğim Mark Knopfler eserlerinden bir tanesine… 1962 yılında dünya ağır siklet boks şampiyonu olan ve şampiyonluk maçında o tarihe kadar ilk defa görülen bir başarıya imza atarak ilk roundda rakibini nakavt eden Sonny Liston anısına yazılan “Song for Sonny Liston”. Parçayı özel yapan unsurlardan biri de Knopfler’in tam anlamı ile Sonny Liston’ın isteğine sadık kalarak tam da söylediği şekilde bir blues yazmış olması.

“Some day they’re gonna write a… Blues for fighters. It’ll just be for… Slow guitar, soft trumpet and a bell.” – Sonny Liston

“Shangri-La” albümünden devam ediyor Mark abimiz ve “Postcards from Paraguay” diyor o ne güzel bir melodidir bilen bilir bilmeyenlere dinlemeleri tavsiye edilir…

“The Ragpicker’s Dream” albümüne dönüyoruz “Marbletown” ile vahşi batıya götürüyor bizi Knopfler tam bir klasik country parçası… Knopfler gitar tekniği ile normalde sıradan olabilecek bir country parçası da zenginleşiyor büyüyor ve bir klasik haline geliyor…

“Sailing to Philadelphia” albümünden “Speedway at Nazareth” ile bir country şarkısına elektro gitarla nasıl ruh verilir ve bambaşka çok daha zenginleşmiş olgunlaşmış bir şekle nasıl sokulurun dersini verdiler…

Sırada “Love Over Gold” albümünden bir Dire Straits harikası muhteşem eser “Telegraph Road” tam bir kapitalizm eleştirisi… Vahşi doğanın ortasında kulübesini yapan adamla başlayan ve hızla büyüyen şehirde 6 şeritli otoyolun 3 şeridinin tıkalı olması ile süren hayatımızı özetleyen bir şaheser… Muhteşem sololar… Mükemmel melodi…

Ve Mark abi ile müzisyen dostları vedalaşıp sahneden iniyorlar… O anda seyircinin inanılmaz alkış gösterisi başlıyor çığlıklar ve alkış giderek yükseliyor yükseliyor yükseliyor spor salonu sallanıyor resmen… Çok güzel anlar bir müzik severin mutlaka hayatında bir defa tanık olması gereken anlar…

Ardından BİS için geri dönüyor Mark Knopfler ve dostları…

Mark Knopfler Dire Straits’in “Brothers in Arms” albümünden “Brothers in Arms”‘ın ilk notalarını basmaya başlıyor… Salonda çıt yok sonra bir alkış ıslıklar çığlıklar… Ben kilitlenip kalıyorum sahneye… Yıllardır defalarca defalarca farklı farklı ruh hallerinde dinlediğim ve her defasında farklı cevaplar aldığım bu parça canlı canlı Mark Knopfler tarafından karşımda çalınıp söyleniyor… Sevinç, hüzün ve bir duygu karmaşası yaşıyorum birden gözümden yaşlar süzülmeye başlıyor artık göz yaşlarıma daha fazla hakim olamıyorum parça bitene kadar bu böyle devam ediyor… Yıllardır onca konser seyrettim ilk defa böyle bir duygu boşalması yaşıyorum… Çok ilginç ama bir o kadar da güzel bir deneyim oldu diyebilirim… Bir gün David Gilmour’ı dinlersem böyle kanlı canlı benzer bir deneyim daha yaşayabilirim sanırım…

Kapanışı Dire Straits’in “Brothers in Arms” albümünden “So far Away” ile yapıyorlar. Mark abimiz parçanın sözlerini değiştirip “Here I am again in İstanbul” şeklinde söyleyip seyircinin kalbini çalıp öyle ayrılıyor sahneden…

Dinginleştik, ruhumuz arındı, zaman zaman coştuk… Bir gerçek var ki ikimiz de konser sonrası iyi ki gitmişiz diyoruz… Tadı damağımızda kaldı resmen… Müziğin gücünü yeniden ve yeniden gördük, hayranlığımız ve sevgimiz bir kat daha arttı… Akustik müziğin nasıl zirveye çıkartılabileceğini canlı canlı seyretmiş olduk bize her anlamda çok büyük katkıları olan bir konser oldu…

Eğer Mark Knopfler bir daha Türkiye’ye gelirse hiç düşünmeden gidin ve bu güzel tecrübeyi sizler de yaşayın diyoruz. Konsere gitmiş olanlar da anılarını, duygularını, yazdıklarımızla ilgili fikirlerini bizlerle paylaşırlarsa çok mutlu oluruz…

[warning]Notlar:

Salonun içinden eksik olmayan yoğun patlamış mısır kokusu hala burnumuzda, sinemada güzel de böyle bir etkinlikte pek hoş olmuyor…

Henüz 20 yaşlarına gelmeden her şeyi çözdüğünü zanneden ve konser boyunca hiç durmadan konuşan genç arkadaşlar siz neden geldiniz bu konsere inanın anlayamadık?! Gelin elbette, biz bundan büyük mutluluk duyarız ama müziği anlamaya, ruhunuzu arındırmaya gelin; bırakın müzik sizi geliştirsin, büyütsün, olgunlaştırsın… Devamlı konuşursanız buna imkan tanıyamazsınız ki…

Biz de dahil herkes elinde kamera ya da cep telefonları ile kayıt almaya çalışıyor ve ortamdan kopuyor buna çözüm olarak konser esnasında çekilen fotoğraflar ve kısa videolar konser sonrası bir şekilde dağıtılsa ya da konsere katılanların biletlerindeki bir numarayla girebilecekleri bir internet sitesine konulsa şarkılara katılım ve genel atmosfer çok daha güzel olabilir…

Seyirci genel anlamda iyiydi, çok bilinmeyen parçalarda sessizlik oldu nerede alkışlanacağı parçanın ne zaman bittiği tam ayarlanamadı ama iyi niyetli ve saygılı bir seyirci kitlesi vardı. Bunda yaş ortalamasının genelde 25-30 ve üzeri olmasının da etkisi var muhtemelen, hepsini o gece orada oldukları için kutluyor ve selamlarımızı gönderiyoruz.[/warning]

© 2012-2017 AVENUES MUSIC | AVENUESTHEBAND.COM